Zorunlu Dün Dersi
Bir şey oldu yıllarca evvel. Bütün önemli olaylar, önemsiz kişilerce yaratılır. Bu da öyleydi. Olay tam olarak neydi? Şimdi unuttum. Aklın unutmaya meyli de zaten, hissiyatın ederinden değil mi? Önemli olan olay değildi, önemli olan ben de değildim; önemli olan -galiba-, gözün ve gönlün olay mahallini nasıl terk ettiğiydi...
İnsan, kendi ruhunun recm edilişini asla izlememeli. İnsan, bazen de, olay yerinde hayatını kaybetmeyi bilmeli. Bir ruhun aynı bedene ikinci kez girişi, bu defa ancak sızarak mümkün olabilirdi. Sanırım bu da öyle bir şeydi.
İnsan ne tuhaf...
Haklı öfke, öfkenin hakkını verene kadar geçmiyordu kanımca. Öfkenin hakkını ise, ancak kötülüğü bünyesine alabilen verirdi. Bünyem bunu daha ilk fark ettiydi ve bana düşen, defansta kalıp doğru bildiğim yerden kendinin yeniden keşfiydi. Hiç biri çalıştığım yerden gelmedi.
İnsan ne tuhaf...
"Kendimi kötü etmeyeceğim, hem kötülüğe de yenilmeyeceğim!" diye söylendimdi. "Zırhımı kalın, kalkanımı siper, kılıcımı.. Kılıcı boş ver! Ama olsun, gölgelerin gücü olurdu ve güç bende olsundu artık HE-MEN!!!" "Yok ya! Harbi mi?.."
İnsan ne tuhaf...
Savunma sanatlarından psikoloji, çözümlemelerden felsefe ve uygulamalardan diplomasi. Off ne yordun be abi! Bunların da hepsi bi' kaç yıl geçmeden bitti. Kaç yavrum kaç! Bu, senin becerebileceğin tek gerçeğindi. Herkesten kaç, her şeyden kaç. Hem de ne kaçmak! Depar ata ata, g.te vura vura, tozu dumana kata kata kaç! Uzaklaşabildiğin kadar uzaklaş. İnsansız hava sahası. Oh, ne rahat!..
İnsan ne tuhaf...
Alemler içinde gezip dolanmaktaydım işte, hayvanlarınkinde mutluydum mutlak ve zehir, insanın dilindeydi ve de insanın aslı elbet, esasen hiç söylemediklerinde gizdi. Aslının astarına inkarı seviyesinde başlıyordu işte bu yersiz-yönsüz gidenlerin seferi ve astarın lastiği de zamanla gevşeyiveriyordu: Dosttan geliyordu zarar ve varlığını Türk varlığına armağan ediyordu ana haber bültenleri. Herkes kandırıyordu. Önce kendini, sonra da en yakınındakini. Ve kandırmak, adı üstünde, kanlı bir eylemdi.
İnsan ne tuhaf...
Dönecek yeri kalmadığı için giden, gidecek yeri bilmediği için kalanlardan bahsediyordu kitaplar. Yine de İsviçreli bilim insanlarınca, aşina olmaktan öteye varıp, ait olamayanların sırrı bir türlü çözülemiyordu. Dünde yeri olmayanın, dinde de yeri olmuyordu. Bünyesinin varlığını, sağa sola işeyerek kanıtlamaya çalışıyordu işte böylesi.
İnsan ne tuhaf...
Sonra yine bir şey oldu demincek. Bütün önemli insanlar, önemsiz olaylarla yaratılır. Bu da öyleydi. Olay tam olarak neydi? Hepsini yuttum. Aklın hatırlamaya meyli de zaten, hissiyatın ederinden değil mi? Önemli olan olay değildi, önemli olan ben de değildim; önemli olan -galiba-, gözün ve gönlün olay mahallini nasıl da terk edemediğiydi...
Yorumlar
Yorum Gönder