Katili Vacip

Akrebin etrafını ateşle çevreledim.

Kendi kendini soktu.

Kendi kendini zehirledi.

Kendi kendini öldürdü.

Yelkovan o sırada, şimdiye kadar kovduğu bütün o yelleri geri çağırıyorsa da, sesini duyuramadı: Tik-tok! Tik-tok! Tik-tok!

Yok…

Zaman…

durdu.

Ardıma bile bakmadım, bir an bile huzursuz olmadım çekip giderken. Yürüyordum ve uzaklaşmış olduğumu artık sadece ölçebildiğim yolun mesafesinden biliyordum: Saniyenin, dakikanın, saatin, günün, haftanın, ayın, yılın ve en nihayetinde de bütün bir hayatın canına okumuşluktan daha demincek çıkmış, bir yolda yürüyordum.

Kaç yaşında olduğunun artık hiçbir önemi olmayan bir adam belirdi yürüdüğüm yolun karşısında. Mesafe azaldıkça görüntüsü büyüyor, büyüdükçe de netleşiyordu. Herhangi biri gibiydi, herhangi birinin bütün özelliklerine sahipti, herhangi başka bir yerde de olabilirdi; ama şans işte! O yerde, o yolda, o zamansızlıkta tam da, bana denk geldi.

Mesafemiz eşitlenmişti, yanımdan geçip gitmek üzereydi ki, yakaladım bana yakın olan kolundan. Yüzünde bir “Şu an ne olduğunu anlayamıyorum!” ifadesi (ya da belki de dehşetti, bilemiyorum) belirdi. Çekiştirip tam önüme kadar getirdim, diktim gözlerimi gözlerine. Baktım. Bir adımlık mesafede, on üç adımlık yol gidecek kadar sustum.

Yüzünde gördüğüm ifade değişmeye, gözleri önce sormaya, sonra da kızmaya başladı. Neticede de işe yaradı, beni konuşturmayı başardı: “Acele etme! Zaman az evvel, 37 adım mesafe ötede öldü-gitti!..”

Kolunu çekerken ellerimden, sanki kurtulmaya çalıştığı bir arıymışım gibi beni silkeleyişinden anladım paniğini (iğnem var sandıysa demek ki). Bir şeyler söyleye söyleye, belki de söve söve, aramızdaki mesafeyi ters yönde büyütmeye, uzaklaştıkça belirsizleşmeye ve her adımda daha da küçülmeye devam etti. Nokta oldu adam, sonrasını gözüm göremedi.

Zamanın bedduası olsa gerek, ayaklarımdan yoruldum ve bir ağacın altında durdum. Hep vardı bu ağaç, hep var olacak, derken! “Sabit duran için, bir mesafe alınamayacağı gerçeğinde peki, zamanın ölmüşlüğüyle o sabite ne olacak?” Korktum işte ilk defa o an. Pişman olmaya yüz tutar gibi oldum. Ağaca karşı mahcup hissettim. Sonra da vazgeçtim. Yoluma devam ettim.

Uzaktan, ustası ölenleri anlatan çocukların yağ alıp-sattıklarını işittim. Duymazdan geldim.  Nereyeyse artık gittiğim, önemsiz bir ayrıntıymış gibiydi, sadece devam ettim. Havanın kararmaya yüz tuttuğunu da o anda fark ettim. Gökyüzünün kızarmış yüzüne baktım, o an çok fena gaza geldim! “Boşuna bu güneşi doğurup-batırmalar! İlgi çekme çabaları, ay’ı rakılara meze yapmalar, yok yıldızlar, yok bulutlar, yok falanlar da filanlar! Bir önemin kalmadı hey! Takvimleri tarihe gömdüm ve artık kimse saymayacak senin kaçtan gelip, kaça gittiğini! N’aber?”

 “Ne zamandır görmedim seni, iyi misin?” dedi bir ses, irkildim. “Sen bir de zamanı gör!” dedim gülerek. “Haberi alınca çok üzüldük, aramak istedik ama…” Çok saçmaydı ses. Çok saçma! “Saçmalama!” diye böldüm söyleyeceklerini. “Artık her şey sonsuz, anlıyor musun beni!?”

Döndüm sırtımı, yüzümün döndüğü yerden yoluma devam ettim…




Yorumlar

Yorum Gönder

Popüler Yayınlar