ULUMA


Seni bir Fatiha’ya sıkıştırıyor zaman. Dört kitapta yeri var gidişinin, ‘kıyamet’ diye biliniyor. Minarede söylenen senin şarkın değil, artık kimse şarkı söylemiyor. İnanmadığım bütün öteki dünyaların ihtimalinin aciziyim şimdi, seni yaşatmayı mümkün kılacak her kapının müridiyim. Taşlara ismin oyuluyor, vecdim başlıyor. Başkalaşıyorum. Yine de kimse minarelerden şarkı söylemiyor..

Yaşamak çok garip bir hal alıyor, yaşamak biçimsizleşiyor. Ağzımda beton tadı var, saçlarımdaki taşlar tırnak aralarıma doluyor. Zaman genişliyor. Takvime bir takım çizgiler atmak, artık bir geri sayım değil, paniğin tesbîhatı diye biliniyor. Kulaklarımın da beni ikna etmek için yapabileceklerine olan inancı bitti. Boşluktayım. Çarpmaktan gayrısı mümkün olmayan duvarlar arasındaki o boşlukta. Sallıyorlar beni, sallıyorlar seni, sallıyorlar bizi o boşlukta. Bir o yanaaa, bir bu yana. Uyutuyorlar. A nenni benim gülen yüzüm, a nenni..

Birini güldürmek gayretinin hayretler içinde bir yeri var. Güldüğüne güldüğümün bir anlamı var. Kapıların ardının bir kavuşmaya açıldığını bilmenin ve bunun nasıl da bir hayata varmak olduğunu anladığımın bir anlamı var. Gözün körlüğe hevesinin, kulağın sağır olmaya meylinin, o feryadın, o figanın anlamlar içinde bir anlamı var. Yoksa 65 saniyeden nasıl sorulur bunca boşluğun hesabı? Yoksa o gök, o yağmur neyin ağıdı? Umudunu, o candan hemen gitmiş olmaları ihtimaline bağlayan şu çaput parçaları.. Bir anlamı var benim solan yüzüm, bir anlamı var..

‘Şükür kurtuldun’ diyorlar, demek kurtuldum sanıyorlar. Baktıkları yerde yokluğumdan geçiyorlar, ayaklarımın altındaki tereddütten kayıp gidiyorlar. Bilmiyorlar. Kırmızıyı siliyorum renklerimden, üşüdüğüm kadarını anlıyorum. ‘Şükür hayattasın’ diyorlar, demek hayattayım sanıyorlar. Gitmişten arta kalanı ben sanıyorlar. Boşum. Boşunayım. Anlamıyorlar.. 

Yastığımla başım arasına sıkıştırıyorum seni, dalamadığım uykuların rüyalarından medetteyim. Kendi sesime yabancıyım. Konuşmak çok yorucu bir hal alıyor, cümlelerin anlaşılmaya mecali kalmıyor. İhmalden sınıfta kalıyorum. Ne yana uzansam, bir ‘tutunmak’ etmiyorum. Terk ediyor beni öğle vaktindeki kahvaltı masası, iş çıkışı kahve molası ve içimdeki gönül yarası. Gidiyorlar..
 
Yaşamak kabiliyeti, senin bildiğin yerden ediniliyor. Sen yoksun. Kiminle göz göze gelsem camı kırık pencerelerden bakıyorlar. Yaşamak kabiliyeti, sen yokken öğrenilmiyor. Şeklimiz bozuluyor. Bağışlanan bütün o ikinci el hayatlar, vicdan mezatında görücüye çıkıyor. Kimin kime hayrı dokunsa, yine kendi yarasından biliyor. Yine de kimse bir tek sadece kendini bilmiyor..

Yani iki gözüm, yani neşem, yani sen.. Su gibi dönmüyor buralara yolcu ettiğimiz gidenler. Ve kalmak, mahcubiyet olup boynunuza ilmikleniyor.  Kimse kimsenin başını okşamıyor, umut yine masalarda, masallarda kalıyor. Herkes kendi dizinde, yalnızca kendini avutuyor. Bir tohum yeşertmeye buralarda artık, kimsenin saksısına su değmiyor..

Ödüm kopuyor unutmaktan. Çünkü insan unutulduğu zaman.. Seni bir Fatiha’ya iliştiriyorlar ve minarelerden şarkı söylemiyorlar. Ağlamak gibi bir ses oturuyor ağzıma adını duyunca, acı biberler sürüyor dilimize seni anmak. Bir kahkaha patlatıyorum yüzümün orta yerine, seni en bildik halinle buyur ediyorum masama. Yaşıtların işinde, bir geleceğin derdinde ilişiyorlar günüme, ben gecesinde seni arıyorum. Aşktan solan gül çehren, ahı kalmış hayaller bırakıyor önüme. Radyolar seni söylüyor, seni yokluyor sohbetler. Sigaralardan soruyorum bütün anlamları, seni bilen herkesten kaçıyorum..

Ne kadar yazsam anlatmış olmuyorum. Ne kadar sussam inkara yetmiyorum. Seni bir Fatiha’ya çekiştiriyorlar ve minarelerden şarkı söylemiyorlar. Unutursam.. Çünkü insan unutulduğu zaman.. Yaşamak lokma lokma boğazıma diziliyor. Bütün olasılıklar içinden ellerimde kalana bakıyorum. Ellerimin boşluğuna hayret ediyorum. Dilenmenin ve direnmenin bütün fiillerini lügattan yırtıp atıyorum. Neredeyim? Bilmiyorum..

6’sında ölüyorsun, 7’sinde doğuyorsun ve beni bütün takvimlerin şahidi ediyorsun. Bütün bedellerini ödedim bütün günahların. Yine de çıkıp gelmiyorsun. Sevmek, öyle büyük adımlarla geçiyor içimden. Beni bir kaleme, bir kağıda muhtaç ediyorsun..

Artık inandıysa herkes yıkıldığımıza, gidenlerin ardından dökülen sevmek kırıntılarını izlemek bizi bir yere götürebilir mi? Bugünü düşman eden de işte, hep o geçmişin, geçmiş zamanda var ettiği.. Hesabı kesilmiyor zalimin, zulmün imtihanından geçiyor sabrın bütün esamesi; taş oluyorsun, taşlaşıyorsun, orta yerinden kırılıyor, yine de kanıyorsun. Ene'l Hakk! Dinmiyorsun. Isıtılamayacak bütün ayakların gezdirdiği ağırlık da yine hep kendisi, kendi kendineliği. Biliyorsun..

Yani gözüm, yani gülen yüzüm, çağırdığımız yerde seni karşılamaya gelecek bütün yüzler çatladı şimdi. Senin bile gülmekle avutamayacağın günler soldu gitti. Seni bir Fatiha’da aratan medet, bizi bir namerde, bir acze, bir de feverana zapt etti. Dört kitapta ‘kıyamet’ diye bilinen gidişini göstermedi ana haber bültenleri. Bilmediler seni-beni ve kimse minarelerden şarkılar söylemedi..

Yani sen, yani neşem; sırım, sırdaşım; yani kardeşim, canım; ah benim canımdan alanım! Yaşamışlığın, emanetidir yaşadığımın. Bir varmış, bir yok olmuşun hikayesi şimdilik bizimki. İki yoklukta kesişecek o kavşakta bekle, bir daha da sakın üzme beni..

*Bu metin Abdullah Molla (7 Şubat 1996 - 6 Şubat 2023) ve Antakya için kaleme alınmıştır.


 

Yorumlar

Yorum Gönder

Popüler Yayınlar